Top Social

Featured Posts Slider

.

Image Slider

28 Ağustos 2014 Perşembe

Samanyolu'nda dünya benzeri ve yaşanabilir milyarlarca gezegen var.

Samanyolu galaksisi, Dünya benzeri gezegenler, Su bulunan gezegenler, Dünyanın ikizleri, Hayat olabilecek gezegenler, Space Explorer, Yaşama elverişli gezegenler, NASA,



Samanyolu galaksisinde, Dünya büyüklüğünde gezegenlere sahip 8.8 milyar yıldız olduğu bildirildi. Gökbilimciler, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) emekliye ayrılan Kepler uzay teleskobunun verilerini temel alarak yaptıkları hesaplamada, galaksimizde, Dünya büyüklüğünde gezegenlerin etraflarında döndüğü en az 8.8 milyar yıldız olduğunu açıkladı. Güneş benzeri yıldızların yaklaşık yüzde 22'sinin büyüklük ve ısı olarak dünyaya benzediği belirtildi. Gökbilimciler, keşfedilen gezegenlerin güneşlerine uzaklıkları açısından ne çok sıcak ne de çok soğuk olduğuna dikkat çekti. 


Proceedings of the National Academy of Science dergisinde yayınlanan araştırmaya göre Samanyolu Galaksisi'nde dünya gibi yaşanabilir en az 8.8 milyar gezegen daha yer alıyor. NASA'nın araştırması Samanyolu'nda dünya nüfusundan daha fazla gezegenin olduğunu gösteriyor.

Araştırmacılardan Geoff Marcy, "Bu gezegenlerin atmosferlerini inceleyeceğiz ve yaşama uygun olduğunu düşündüğümüz gezegenlerin buna ne kadar uygun olup olmadıklarını araştıracağız." dedi. Bunun yaşama elverişli milyarlarca gezegen anlamına geldiğini söyleyen Marcy, "Eğer galakside yalnız değilsek şimdiye kadar neden diğer medeniyetlerden ses çıkmıyor? " diye sordu. (06.11.2013)

Rus ordusu: "Uzaylı işgaline karşı koyacak gücümüz yok."

NASA bilim adamı: "Küresel ısınma nedeniyle uzaylı istilası yaşanabilir."

Merkür'de bile su ve organik yaşam var.

Hayat olabilecek gezegenler, Gezegenler, Merkür, Su bulunan gezegenler, NASA, Messenger uzay sondası, Space Explorer, Güneş sistemi,






Güneşe en yakın gezegen olan Merkür'de bile su ve yaşam var.


Güneş Sistemi’ndeki gezegen dizilişinde ilk sırada yer alan Merkür’de tüm dünyayı şaşırtan bir keşif yapıldı. NASA, dün yaptığı açıklamada Güneş’e en yakın olan ve yüzeyindeki sıcaklık 427 dereceye kadar çıkan Merkür’de, su olduğunu açıkladı.


NASA, tüm dünyayı şaşırtan bir açıklamada bulundu: Güneş’e en yakın olan gezegende katı halde su bulunuyor. Hem de çok yüksek miktarda. Bugün yapılan açıklamada, on yıllardan beri süren belirsizlik sona erdi ve Güneş Sistemi’nin en sıcak ikinci gezegeninde buz halinde su olduğu kesin olarak açıklandı (En sıcak gezegen Venüs).
NASA, Messenger uzay aracının yaptığı analizler sonucunda, Merkür’ün Güneş ışınlarından mahrum kalan kuzey kutbunda yüksek miktarda su bulunduğunu belirtti. Yapılan keşif, Merkür’de yüksek miktarda organik materyaller bulunma olasılığını da artırdı.
Gezegendeki su miktarının, 100 milyar ile 1 trilyon ton arasında olabileceği ifade edildi. Messenger, Merkür’ün 85 derece kuzey enleminde büyük miktarda katı halde su gözlemlerken, 65 derece kuzeyde ise daha az miktarda donmuş su kütleleri tespit etti. Merkür’ün hiç Güneş ışını almayan kutup bölgelerindeki sıcaklık -200 dereceye kadar inebiliyor.

GÜNEY’DE DE SU OLABİLİR

NASA’nın Messenger görevinde yer alan yetkililerden Gregory Neumann, elde edilen kesin bulgular sonucunda, gelecek aylarda uzay aracının su bulunan bölgelere odaklanacağını belirtti. Neumann, “Messenger, Merkür’ün kuzey bölgelerini daha yakından inceleyecek” dedi.
Merkür’de su bulunmasına ait araştırma, Science dergisinin açıklamanın yapıldığı gün çıkan sayısında yer aldı. Bilim insanları, Merkür’ün güney kutbunda da buz bulunduğuna inanıyor. Ancak Messenger’ın Merkür’ün etrafında izlediği yörünge, şu ana kadar gezegenin güney kısımlarını detaylı olarak incelemesine olanak vermedi.
Messenger, 2014 ve 2015 yıllarında Merkür’e daha fazla yaklaşacak ve tahminen 2015’te yakıtının tükenmesiyle Güneş ve Merkür’ün çekim kuvveti nedeniyle dağınık bir rota izlemeye başlayacak. Çekim gücü sayesinde Merkür’e daha da yaklaşacak olan uzay aracı, böylece güney kutup bölgelerin de yakından inceleyebilecek.

NASA'nın Messenger uzay sondası ile elde ettiği görüntüler simüle edilerek oluşturulmuş gerçekçi Merkür animasyonu

'GÜNEŞ SİSTEMİ'NDE SU ÇOK YAYGIN' 

Mars ve Ay'ın ardından Merkür'de de suya rastlanması, bilim dünyasında büyük heyecan yaratırken, Güneş Sistemi'nde suyun aslında yüksek miktarda bulunduğunu gözler önüne serdi.
Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi'nde araştırma görevlisi olan Arif Solmaz, ntvmsnbc'ye şu yorumda bulundu:
"Yerden ve uzaydan yaklaşık 50 yıldır Güneş Sistemi'ni keşfediyoruz ve belki de şu sıralar bu keşiflerin altın çağını yaşadığımızı söyleyebiliriz. Gün geçmiyor ki yeni bir keşif yapmayalım veya herhangi bir yerden yeni bir haber almayalım. Geçtiğimiz haftalarda Mars, birkaç gün önce Satürn ve sistemi, bugün Merkür, yarın da belki de Jüpiter’den bizleri şaşırtan yeni keşifler gelecek. Yeni bilgileri aldıkça kendi evimizi ve sistemimizi daha iyi tanıyoruz ve taşlar biraz daha yerine oturuyor.
Merkür'de suyun bulunması hem şaşırtıcı hem de önemli. Merkür'ün Güneş'e en yakın gezegen olduğunu ve gündüzleri yüzlerce derece sıcaklıkta kavrulduğunu biliyoruz. Geceleri bu sıcaklık değeri eksi rakamları gösterse de atmosferi olmayan gezegenin yüzeyi Güneş'ten gelen aşırı yoğun radyasyondan dolayı harap bir halde diyebiliriz.
Ancak eksen eğikliğinden dolayı kutuplarında hiçbir zaman Güneş'i görmeyen bu bölgeler şimdiye kadar hep dikkatimizi çekmişti. Bugün buralarda suyun izine rastlamak, Mars'ta şu sıralar artık eskiden yüzeyde nehirlerin aktığını ve bunların kuşkuya yer bırakmayacak şekilde açıklandığını görmek bizleri şu noktaya getiriyor: Su, Güneş sisteminde yaygın olarak bulunuyor olabilir ve belki de Güneş Sistemi'nde Dünya'dan başka bir yerde bir yaşam formuna rastlayabiliriz."

AY’A BENZERLİK GÖSTERİYOR 

Merkür’de su bulunup bulunmadığı, en az 20 yıldır bilim dünyasında büyük tartışmalara neden oluyordu.
NASA’nın açıklamasının ardından New York Times’a konuşan ABD’nin California Üniversitesi’nden David Paige, “İnsanlar bunun hakkında şaka yapardı. Ancak bu görüldüğü gibi hiç de delice değil” dedi.
Space.com’un verdiği bilgiye göre, 1991 yılında Dünya’nın yörüngesindeki astronotlar gezegene radar sinyalleri göndererek kutup bölgelerinde su bulunup bulunmadığını anlamaya çalıştı. 1999 yılında, benzer bir çalışma yapılarak, Porto Riko’daki Arecibo Gözlemevinden güçlü mikrodalgalar Merkür’e yollandı. ABD’nin New Mexico eyaletindeki Very Large Array radyo astronomi gözlemevi, gezegende buz halinde su olabileceğine işaret etmişti.
Daha sonra sıra Messenger’a geldi. Uzay aracı, Mart 2011’de Merkür’e en yakından inceleme şansı bulan insan yapımı uzay aracı oldu. NASA ayrıca, gezegenin kutup bölgelerini incelemek için yükseklik ölçme amaçlı lazer deneyleri yaptı. Lazer zayıf olmasına rağmen, parlak buzlu bölgelerin Merkür’ün karanlık bölgelerinden ayırt edilmesini sağlayamaya yeterliydi.
Sonuçlar kuşkuları azaltıyordu. Neumann, “Yapılan taramalarda, Merkür’ün kraterlerinde parlak noktalar gördük” dedi. Messenger ekibinde yer alan ve öncesinde Ay Yörünge Keşif Aracı (LRO) görevinde yer alan John Cavanaugh, Ay’da 2009 yılında yapılan araştırmalarda tıpkı Merkür’deki gibi tuhaf desenler fark ettiklerini söyledi.

ORGANİK MATERYALLER VAR 

Merkür’de su olduğunu kesin olarak ortaya koyan Messenger, buz halindeki suyun büyük bir kısmını oluşturan hidrojeni de nötron spektrometresi sayesinde tespit etti. Sıcaklık ölçümleri ise uçucu materyallerin buz içinde saklı olduğunu gösterdi.
Neumann, “Parlak olan cisimlere bakıyorsunuz, ardından karanlık materyallere bakıyorsunuz ve bir bakıyorsunuz yeni bir şeyler var… Çok heyecan verici” dedi.
Müfit Yılmaz Gökmen
ntvmsnbc
Güncelleme: 23:00 TSİ 29 Kasım. 2012 Perşembe

Merkür'ün bu resmi 6 Ekim 2008 sırasında NASA'nın insansız uzay aracı Messenger tarafından çekilmiştir.



Merkür gezegeninin yüzeyini daha net gösteren bu resim Ocak 2008 uçuşu sırasında Messenger tarafından çekilmiştir.

Neptün'ün uydusu Triton






27 Ağustos 2014 Çarşamba

Mars'a inen en gelişmiş uzay aracı Merak (Curiosty)




Mükemmel bir kısa film: Dünya tarihi yeniden yazılmalı






Uzaya seyahat hayaline adım adım yaklaşılıyor

Space Explorer, Uzay seyahati, Uzay oteli, İngiltere, ABD, Uzay turizmi, Videolar,


İngiltere ve ABD, ticari uzay taşımacılığı konusunda ilk uluslararası anlaşmayı imzaladı, çalışmalar hızlandı.


Yakın zamanda insanlar artık seyahatlerini başka bir gezegene taşıyacak. Uzay seyahati için hazırlıklar hız kazandı. Amerika ve ingiltere imzaladıkları ticari uzay taşımacılığı anlaşmasıyla işbirliğine başladı.. Böylece insanlık tarihinde uzaya sivil uçuşu kurallara bağlayan ilk uluslararası anlaşma imzalanmış oldu.

Anlaşma, Amerika Birleşik Devletleri Federal Havacılık Dairesi, İngiltere Ulaştırma Bakanlığı, İngiliz Sivil Havacılık İdaresi ve İngiltere Uzay Ajansı arasında imzalandı.Anlaşmayla uzay seyahatine ilişkin güvenlik politikaları, ticari dolaşım aktivitelerinin nasıl olacağı düzenlendi, ülkelerin birlikte çalışabileceği alanlar belirlendi.

Buna göre; taraflara ait uzay araçlarının ABD ve İngiltere'ye giriş çıkışları serbest olacak. yani Amerika'dan kalkıp uzaya giden bir araç İngiltereye inebilecek. Araçların geliştirilip yenilenmesinde işbirliği yapılacak. Ticari uzay taşımacılığıyla bağlantılı konularda kişilerin tedavisi ve araçların bakımı da ortak gerçekleştirilecek. Tıpkı sivil havacılık gibi, uzay uçuşları da merkezi denetim kuruluşları tarafından denetlenecek.

2 yılda turistik uçuşlar, 10 yılda otel

Uzayın sivil kullanıma açılması insanlık tarihinde bir ilk olacak. 2 yıl içersinde uzaya turistik uçuşların düzenli hale gelmesi, 10 yıl içinde dünyanın yörüngesindeki ilk sivil otelin hizmete girmesi bekleniyor. Bu da önümüzdeki dönemde sivil kargo taşımacılığının da artacağı anlamına geliyor. Şu anda sadece bazı büyük şirketler, amerika birleşik devletlerinin resmi kargolarını uluslararası uzay istasyonuna taşıyor. Ama bu yükler sivil değil, resmi kargo kapsamında bulunuyor.
Uzmanlar 10-15 yıl içinde sadece sivil uzay uçuşları için özel havalimanlarının hizmete gireceğini tahmin ediyor.Taraflar, konunun gelişimine ilişkin sempozyumlar ve konferanslar organize ederken, çalışma grupları oluşturulacak.

26 Ağustos 2014 Salı

Dünyanın en güçlü lazeri ile sınırları zorlayan deney

Lazer, Temiz ve sınırsız enerji, ABD,


ABD’deki bilim insanları, dünyanın en büyük lazer sistemini kullanarak milimetrik bir elmas parçasına yeryüzündeki atmosfer basıncının 50 milyon katı güç uyguladı. ‘Temiz ve sınırsız enerji’ araştırmaları kapsamındaki deney ile Jüpiter ve Neptün gibi dev gezegenlerin aşırı sıcak çekirdeklerindeki olağanüstü koşullar laboratuar ortamında canlandırıldı.
Amerikan Enerji Bakanlığı’nın California eyaletindeki Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı’nda kurulan National Ignition Facility (Ulusal Ateşleme Tesisi), geçtiğimiz günlerde sıradışı bir deneye sahne oldu.
Aynı anda ateşlenebilen 192 lazer topundan 176’sı, 1 milimetre büyüklüğündeki sentetik bir elmas parçasının üst ve alt bölümlerine dünyadaki atmosfer basıncının 50 milyon katı gücünde füzyon lazer ışını uyguladı. Fizikçiler, inanılmaz boyutlardaki sıcaklığa maruz kalan elmasta meydana gelen reaksiyonları ölçtü.
Dünya üzerinde hiç denenmemiş boyutta sıkıştırılan silindirik şekildeki elmas, saatte 175 bin kilometre hızındaki lazer ışınları ile büküldü. Elmas üzerinde toplam 5 trilyon pascal (5 terapascal) gücünde basınç uygulandı. Elmasın yoğunluğu 3 kat artarken kütlesi ise yüzde 25’ine kadar azaldı.
Tesisteki bilim insanları, deney ile Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün veya Güneş sistemi dışındaki devasa boyutlarda süper-dünyaların çekirdeklerindeki olağanüstü basıncı canlandırdıklarını belirtti.
Bir sonraki aşamada ise basınca dayanabilen elmas örneklerine Jüpiter’in çekirdeğindeki basıncın miktarı olduğu düşünülen 7 terapascal gücünde laser ateşlemesi yapılacak. Elde edilen veriler, bilim insanlarına dev gezegenlerin ekstrem koşullarını daha iyi anlamak için eşsiz bilgiler sunacak. Araştırma sonuçları bilim dergisi Nature’da yayınlandı.
2010 yılında faaliyete geçen Ulusal Ateşleme Tesisi’nde, temiz ve sınırsız enerji elde etmek için daha önce hiç yapılmamış deneyler gerçekleştiriliyor.

Gökbilimcileri heyecanlandıran keşif; Su yüklü bulutları var.



Dünya’dan sadece 7,3 ışık yılı(yaklaşık 64 trilyon kilometre) uzaklıkta, su ve buz yüklü bulutlarla çevrili olduğu düşünülen dev bir gök cismi gözlemlendi. Suya dair veriler kesinleşirse, ilk kez Güneş Sistemi’nin ötesinde Dünya’dakine benzer bulutların varlığı kanıtlanmış olacak.

ABD’deki Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nden astronom Kevin Luhman’ın araştırmasına göre, su ve buz yüklü bulutlar, Jüpiter büyüklüğündeki (Dünya’dan 318 kat daha büyük) ‘Wise J0855-0714’ adlı bir kahverengi cücenin etrafını sarıyor. 


İlk kez 1995’te keşfedilen kahverengi cüceler, ne yıldız ne de gezegen kategorisine konulabiliyor. Gaz bulutlarının çökmesiyle oluşsalar da gök cismini yıldız yapacak nükleer tepkimelerin başlamayacağı kadar hafif oldukları için 80 Jüpiter kütlelik sınıra ulaşamıyor ve yeteri kadar ısınamayıp sönüyorlar. 

Wise Kızılötesi Uzay Teleskopu, Space Explorer, kahverengi cüceler, Su bulunan gezegenler, Güneş sistemimizin dışı,

NASA’nın Wise Kızılötesi Uzay Teleskopu'ndan gelen verileri inceleyen Kevin Luhman, keşfedilen kahverengi cücenin yüzey sıcaklığının, suyun donma noktasından biraz aşağıda olduğunu, Dünya’dan soğuk, Jüpiter’den ise sıcak olduğunu belirtiyor. 

Araştırma sonuçlarını değerlendiren California Üniversitesi’nden Jonathan Fortney ise, “Cisim, akıl almaz derecede ilginç. Güneş Sistemi dışında ilk kez su yüklü bulutların olduğuna dair belirtiler içeriyor. Güneş Sistemi’nde sadece Dünya’da ve Mars’ta var. Jüpiter ve Satürn gibi dev gezegenler, amonyak bulutları su yüklü bulutlarını kaplayacak kadar soğuktur. Bu soğuk gök cismi ise bilinen sınıflandırmaların dışına çıkıyor” diye konuştu. 

Kahverengi cücedeki su varlığının, 2018’te uzaya fırlatılacak James Webb Uzay Teleskopu ile yapılacak gözlemlerden sonra kesinleşebileceği belirtiliyor. Araştırma sonuçları The Astrophysical Journal Letters’ta yayınlandı.

24 Ağustos 2014 Pazar

'Mars'ta kalça kemiği' iddiası

Space Explorer, Mars, Merih, Mars'ta yaşam var mı, Mars'ta insan mı var, Mars'taki omurga iskeleti, Marslılar, Uzayda hayat var mı?, Videolar, Curiostiy,


Mars keşif aracı Curiosity'nin kısa süre önce Dünya'ya gönderdiği bir fotoğraf UFO araştırmacıları arasında heyecana sebep oldu. Fotoğrafta insan veya hayvan kemiği bulunduğu öne sürüldü.


Kızıl Gezegen'de Ağustos başında ikinci yılını dolduran keşif robotu Curiosity'nin Dünya'ya gönderdiği fotoğraflardan biri, internette heyecana sebep oldu.
Gale Krateri'ndeki beş bin metrelik Sharp Dağı'na ulaşmak için yoluna devam eden Curiosity, 14 Ağustos tarihinde kumlara gömülmüş taş parçalarının bulunduğu bir arazide rutin gözlemlerini gerçekleştirdi. 
Keşif aracının MastCam kamerasıyla çektiği fotoğraflardan bir tanesinde, 'insan kalça kemiği' yer aldığı öne sürüldü. Dahası, bazı UFO araştırmacıları bir zamanlar dinozor benzeri canlıların Mars'ta yaşamış olabileceğini öne sürdü. 
Kemiğe benzeyen yapının 'fosilleşmiş sürüngen omurgası' veya 'insan parmağı' da olabileceği de iddia edildi. 
Curiosity ve 10 yıldır Mars'ta bulunan Opportunity, bugüne kadar birçok esrarengiz görüntü elde etmişti. En son olarak, Curiosity Nisan ayında kaynağı bilinmeyen bir ışık kaynağı görüntülemişti. 

Resmin NASA'nın resmi sitesindeki adresi: http://mars.jpl.nasa.gov/msl-raw-images/msss/00719/mcam/0719MR0030550060402769E01_DXXX.jpg

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Uzay boşluğunda yaşayan canlılar tespit edildi.

ISS, Uluslar Arası Uzay İstasyonu, Rusya, Rusya uzay araştırmaları, Tardigrade, Su ayısı, Space Explorer, Uzayda yaşayan canlılar, Uzayda hayat var mı?,


Rusya basın yayın ajansı ITAR-TASS’ın raporuna göre Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki (ISS) kozmonotlar uzay boşluğunda deniz planktonlarına ve mikroskopik bazı canlılara ilişkin kanıtlar buldu. 

Rus bilim insanları bu keşif karşısında şok olmuş durumda ve bir açıklama getiremiyorlar. 

Rusya ISS yörünge görevinin şefi, Vladimir Solovjev’e göre bu bulguların inanılmaz derecede eşsiz olduğu belirtiyor. “Aydınlatıcının yüzeyinde deniz planktonları ve mikroskopik canlılara ilişkin izler buldu. Bu ayrı olarak çalışması gereken bir projedir.” diyor Solovjev.

Gelinen noktada Rusya Uzay Ajansı deniz planktonlarının nasıl Uluslararası Uzay İstasyonu’na geldiğine dair açıklama getiremiyor. Bu mikroorganizmaların uzay mekikleriyle taşınması ihtimali yok. Tek açıklamanın atmosferik akıntılar sayesinde bu parçaların okyanustan havalanarak uzay istasyonuna gelebileceği. 

Fakat uzay istasyonu yerden 330 km (330,000 metre) yukarıda olduğundan bu fikir oldukça çılgınca. Bu planktonlar okyanuslarda bulunabiliyor. Bu mikroorganizmalar, kozmonotların uzay yürüyüşü (space walk) topladığı numunelerde bulundu. Numuneler analiz edildiğinde sadece gelip giden jet motorlarından gelen kontamine maddeler bulunabilir. Bu organizmaların büyüdüğü veya ürediği kesin olmasa da, belki de uzaya asteroitler ve kuyruklu yıldızlarla hayatın taşındığına ilişkin panspermia (uzaydan dünyaya) veya lithospermia (dünyadan uzay) teorilerine ışık tutabilir. 

Uzaydaki koşullara en çok dayanabilen canlının mikroskopik bir canlı su ayısı olduğu belirtiliyor. Su ayısı(tardigrade) uzayda 12 gün kadar dayanabiliyor. Bu canlılar yüksek radyasyon basınç gibi zorlayıcı koşullara dayanabiliyor. 



Şeffaf güneş pili yapıldı.

Şeffaf güneş pili yapıldı.




Michigan Eyalet Üniversitesi’nden bilim adamları yeni nesil güneş yoğunlaştırıcı bir cam üretti. Bu camın pencerelerde kullanılması ile camlardan güneş enerjisi elde edilebilecek.

Şeffaf ışık veren güneş ışını toplayıcı (transparent luminescent solar concentrator-LSC) adı verilen buluş binaların dışında, cep telefonlarında ya da şeffaf yüzey içeren cihazlarda kullanılabilecek. Tabiki ürünün en büyük özelliği şeffaf olması. Plastik benzeri şeffaf güneş pilleri yeni değil aslında . Fakat öncesinde yapılan denemelerde materyallerin ışık geçirgenliği düşüktü ve verimsizdi. Ayrıca bu materyaller oldukça renkli olduğundan camın şeffaflığını ve berraklığnı sağlamıyordu.



 “Kimse renkli bir camın arkasından dışarıya bakmak istemez. Ancak disko gibi renkli yerlerde işe yarar. Bizim izlediğimiz yaklaşımla şeffaf ve aktif bir tabaka yapılabilir,” diyor Kimya Mühendisliği’nden Yrd. Doç. Dr. Lunt. 

Lunt ve ekibi tarafından geliştirilen solar kazanım sistemleri küçük organik molekülleri kullanıyor. Bu moleküller güneşten gelen görünmez dalga boylarını algılayabiliyor. “ Bu materyalleri ultraviyole ve yakın kızılötesi dalga boyunda ayarlayarak ya da sonrasında kızılötesinde bir dalga boyuna ayarlanabilir.” diyor Lunt. 

Parlayan kızıl ötesi ışık plastiğin kenarlarına yönlendirilerek, fotovoltaik güneş hücrelerinde elektriğe dönüştürülebilir. “ Çünkü bu materyaller görünür spektrumda bir ışık emmez ya da yaymaz, insan gözü için görünmezlerdir,” diyor Lunt.

Yapılan geliştirmelerden biri de esnekliktir. Bu teknoloji henüz başlangıç aşamasında olsa da ticari ve endüstriyel açıdan uygun bir maliyete düşürülebilir. “Bu sayede güneş enerjisini kesintisiz kullanabiliriz. Bu sayede binaların pencereleri her türden elektronik cihazın ekranı estetik olarak kaplanabilir. Bu sayede her yüzey güneş enerjisinden elektrik elde edecek şekilde kaplanabilir. ” diyor Lunt. Bununla beraber Yrd.Doç. Dr. Lunt halen enerji veriminin arttırılması için çalışılması gerektiğini söylüyor. Başlarda % 1 verim elde edilse de bunun optimizasyonla % 5’e çıkabileceği belirtiliyor. Daha önce renkli LSC ekranlarda % 7’ e kadar verim elde edilmişti.

Güneş sistemimizin ücra köşelerinde binlece ölü dünya var.

ESA, Herschel Uzay Gözlemevi, Soğuk dünyalar, Güneş sistemi, Neptün, Space Explorer, Avrupa Uzay Ajansı,


ESA’nın Herschel Uzay Gözlemevi Güneş Sistemi’nin ücra köşelerindeki bilinen 1400 soğuk dünyanın 132’sini gözledi. Bu cisimler Neptün ötesinde ve Güneş’ten 4,5 ile 7,5 milyar kilometre uzaktalar.

Neptün ötesi cisimlerden (bu yazıda kısaca NÖC) (ing. trans-Neptunian objects, TNOs) en ünlüleri Pluto, Eris, Haumea ve Makemake’de içlerinde olmak üzere bu cisimler sistemimizin en ücra köşesindeki üyelerini oluşturuyor.

NÖC’ler -230 0C’den daha soğuk olduklarından uzak kızılötesinden milimetre altı dalga boyuna kadar gözlem yapabilen Herschel için güzel hedeflerdir. Herschel dört yıl süren görev süresince bu cisimlerden 132’sinin termal emisyonlarını gözlemeyi başardı.

Bu ölçümlerle kolayca bulunamayan boyutları ve yansıtabilirlik değerleri (ya da albedo, yüzeyinden yansıyan ışık miktarı demektir) elde edilmiştir. Yukarıdaki grafik Herschel ile gözlenen NÖC’lere örnek olarak oluşturulmuştur.

Buradaki göze çarpan ilk şey boyutlarındaki çeşitliliktir. 50 km çapından 2400 km çapa kadar değişen büyüklüklere sahiptirler: Pluto ve Eris en büyükleridir. Bunların dışında yumurtayı andıran şekilleriyle Haumea (beyaz) ve Varuna (kahverengi) sıradışı olan diğer cisimlerdir. Hatta burada gösterilmemesine karşılık bazılarının uyduları bile bulunmaktadır.

Yansıtabilirlik ölçümlerine göre beyaz renk saf buzları gösterirken, kahverengi düşük yansıtabilirliği yani yüzeyin bir tür organik maddeyle kaplı olduğunu göstermektedir.

NÖC’lerin gezegen oluşumunun gerçekleştiği dönemin ilkel kalıntıları olarak kabul edilmektedir. Bu da Güneş Sistemi’nin oluşum modellerini test etmek için en uygun cisimler arasında oldukları anlamına gelir.


Satürn'ün uydusu Titan'da yaşam var mı?


Cassini uzay aracının, Satürn’ün en büyük uydusu Titan'a yaptığı çok sayıda yakın uçuş sırasında topladığı bilgiler, uydunun buz kabuğu yüzeyi ve yeraltındaki okyanusun yapısının daha iyi anlaşılmasını sağladı

Uzaybilimciler Satürn gezegeninin en büyük uydusu Titan'da hayat olması ihtimali üzerinde duruyor. Uzun zamandır, Titan'da var olduğuna inanılan dev yeraltı okyanusunda yaşam olabileceği düşünülüyordu.

Cassini uzay aracının, Titan'a yaptığı çok sayıda yakın uçuş sırasında topladığı ağırlık ve topografi bilgileri, uydunun buz kabuğu yüzeyi ve yeraltındaki okyanusun yapısının daha iyi anlaşılmasını sağladı.

Bu ayın başında yayınlanan bilimsel makalede, NASA araştırmacıları Titan'daki okyanusun Lut Gölü kadar tuzlu olabileceğini belirlediklerini kaydediyor.

Araştırmacılar, tuzlu derken sadece sodyumdan bahsetmediklerine dikkat çekiyor.

Makalenin baş yazarı Fransa'daki Nantes Üniversitesi'nde görevli uzaybilimci Giuseppe Mitri, Titan'ın aşırı tuzlu okyanusunun muhtemelen sülfür, sodyum ve potasyum karışımından oluştuğunu söyledi.

Nasa'nın yaptığı açıklamaya göre Mitri, "Dünya standartlarına göre aşırı tuzlu bir okyanus" diyor. "Bu bilgiler, bu okyanusun, günümüz yaşamını destekleyen bir yaşam alanı olma ihtimalini değiştirmiş olsa da geçmişte durum çok farklı olmuş olabilir."


NASA bilim adamlarının yıllar boyunca "Mars'ın radyasyon seviyesi yaşama el vermeyecek derecede yüksek." dedikten sonra geçtiğimiz yıl "Mars'ın radyasyon oranı dünyamız ile aynı değerde ve astronotların hayatta kalması mümkün olabilir." dediğini, NASA'nın da yanılabileceğini hatta isteyerek yanıltabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Ne hikmetse NASA, uzayda yaşam olabileceği ümidi bulunan her meselede bir engel açıklayıp zihinleri kilitliyor. Bu sefer de "aşırı tuz" yaşama mani sebep olarak göz önüne konuldu.

Cassini uzay aracının topladığı verileri kullananarak Titan'ın yerçekimi alanındaki değişkenlik üzerinde çalışan araştırmacılar okyanusun tuz oranının çok yoğun olduğu, dünyadaki en tuzlu su bölgelerindeki miktara eşitlendiği sonucuna vardı.

Topografi verileri uydunun kabuğunun donma sürecinde olduğunu da ortaya çıkardı. Kabuğun kalınlığındaki değişkenlik, okyanusun yavaş yavaş donduğuna işaret ediyor.

Cassini projesi uzaybilimcilerinden Linda Spilker, "Titan son derecede şaşırtıcı bir dünya olduğunu kanıtlamaya devam ediyor ve biz de uzun ömürlü uzay aracımız Cassini yardımıyla yeni gizemleri en az eskilerini çözdüğümüz kadar hızlı çözmeye devam ediyoruz" dedi. Spilker Titan’la ilgili çalışmada yer almadı.

Satürn'ün uydusu Titan'ın yüzeyini gösteren yapay renklendirmeli video

NASA, astronotları Mars'a kadar taşıyabilecek kapsül yapıyor.




Amerika, uzay mekiği programını 2011’de sona erdirdi. O zamandan bu yana Amerikalı astronotlar, Uluslararası Uzay İstasyonu’na Rus uzay araçlarında taşınıyor. Ancak bu arada Amerika Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), astronotları Mars’a kadar taşıyabilecek kapsüllerin geliştirilmesi üzerinde çalışıyor.

Alabama’daki NASA Uçuş Kontrol Merkezi’nin mühendisleri, uzay roketlerini daha da hızlandıracak takviye motor üzerinde çalışıyor. Ek motor, uzaya insan taşıyabilen roketler için geliştirilen en güçlü model.

SLS olarak bilinen Uzaya Fırlatma Sistemi, ana roket ve iki katı yakıt motorundan oluşuyor. Bu sistem, astronotları uzayın derinliklerine taşıyacak Orion adlı yeni kapsülde kullanılacak.” 

Fırlatma esnasında motorlar o kadar fazla ses çıkarıyor ki mekiğe zarar verebiliyor.
NASA mühendisleri bu nedenle sesin etkisini azaltan su bazlı sistemler üzerinde çalışıyor.

Uzay mühendisi Douglas Counter, “Gerçeğe en yakın maketler üzerinde test yapmamız gerekiyor. Çünkü ancak bu şekilde tasarım hatalarını görebiliyor, yeni modelin çevreye olası etkisini anlayabiliyoruz,” diyor.


















Laboratuvarlardan birinde, mühendisler roketi kontrol edecek olan sistemin parçalarını biraraya getiriyorlar.

Curt Jackson,  “Bu, roketin beyni ve sinir sistemi. Alıcılar, veri tabanları da beyne giden sinir sistemi gibi," diyor.
Kongre henüz NASA’nın 2015 yılı bütçesini onaylamadı. Bu nedenle mühendisler tasarruf için daha önceki projelerden artan parçaları kullanıyor. Gary Benton motor test mühendisi: “Mekik programından elimizde kalan 16 adet motor var. Motorlar hem sağlam, hem kullanılabilir olduğu için bunları değerlendiriyoruz.”
Mississippi’deki roket test platformu, Apollo uzay aracı için kurulmuş. Ancak Proje Direktörü Richard Rauch, platformun farklı motorları test etmek için de uygun olduğunu söylüyor: “Elimizdeki tüm eski malzeme ve teçhizatı kullanıyoruz, ne gerekirse yaparak uygun hale getiriyoruz.”
Lousiana’daki bir diğer NASA merkezinde işçiler, roketi devasa boyutlardaki kaynak makineleriyle birleştirmeye başladılar bile.
NASA, Fırlatma Sistemi’nin, farklı amaçlara hizmet edebilecek şekilde tasarlandığını söylüyor. Testler 2016’da başlayacak. Roketin insansız ilk uzay görevine ise 2017’de çıkması bekleniyor.   

19 Ağustos 2014 Salı

Fırtınanın içindeki UFO'yu çok sayıda insan, farklı açılardan görüntüledi.

UFO, Gerçek UFO görüntüleri, UFO'lar gerçek mi?, Space Explorer, Uzayda hayat var mı?, Evrende yalnız mıyız?, UFO


Geçtiğimiz günlerde Teksas’ta bir fırtına sırasında çekilen fotoğraflar tartışmalara sebep oldu. Twitter’da paylaşılan fotoğraflarda, Teksas-Houston’da gri bulutların arasında uçan daireye benzeyen ışıklı bir cisim görünüyor.

Değişik açılardan ve farklı insanlar tarafından çekilen ve Twitter'da paylaşılan fotoğraflar uçan nesnenin fotomontaj olma ihtimalini düşürüyor.

Houston Doğal Bilimler Müzesi Astronomi Bölümü Başkanı Dr. Carolyn Sumners; ‘UFO olaylarında asıl zor olan şey, bunun UFO’dan başka ne olabileceği sorusunu cevaplamak.

Bunun uzaylılar olduğunu söylemek kolaycı bir yaklaşım. Yaşanan olayın fırtınalı havayla ilişkisi olabilir.’ şeklinde konuştu.












'Dünya dışı yaşam bulmaya çok yakınız'





Türk astrofizikçi Bülent Kızıltan, dünya dışı yaşam keşfetmenin astronomi dünyasını şaşırtmayacağını belirtti. Kızıltan, Türkiye'nin uzay keşfinde başarı elde etmek için yeni bir strateji belirlemesi gerektiğini ifade etti.


Eisntein’ın görecelik kuramında önemli bir yer tutan nötron yıldızlarından gelen sesleri 1 milyon kat daha net dinlemeyi sağlayan yöntemi geliştirerek astronomide büyük bir başarıya imza atan Dr. Bülent Kızıltan, Al Jazeera Türk’e konuştu. 
Yeni nesil uzay uydulardan elde edilen bilgiler sayesinde Güneş Sistemi dışındaki uzayın yeniden tanınmaya başladığını belirten Kızıltan, çeşitli yaşam formlarındaki dünya dışı canlıları yakın gelecekte mutlaka bulacaklarını belirtti. Kızıltan, insanlığın geleceği için kritik olan kolonileşme sürecinin de 2050’den önce başlayabileceğini söyledi.
Türkiye’deki bilimsel araştırmalar hakkında görüşlerini anlatan Kızıltan, Türkiye’nin ihtiyaçları doğrultusunda yapılması gereken planların bilim insanlarına devredilmesi gerektiğini vurguladı. Başkanlığını yaptığı uluslararası astronomi konsorsiyumunda birçok alandan insanlar bir araya gelen Kızıltan’a göre, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli programlarda başarı elde edebilmesi için disiplinlerarası çalışma yapması şart.
Dünya dışı yaşamın bulunması insanlık üzerinde nasıl bir etki yapabilir?
Bu keşfin insanlar üzerinde yaratacağı etki, nasıl bir canlı bulacağımıza bağlı. Uzak mesafelerden bakteriyel ve bitkisel canlıların keşfedilmesi belki de algımızı çok değiştirmeyecektir. Ancak Jüpiter'in uydusu Europa dahil Güneş Sistemi'ndeki uydularda canlı bulma olasılığımız oldukça yüksek. Çünkü bu uydularda sıvı olduğunu düşünüyoruz. Diğer gezegen ve uydularında koloni kurabilmek, insanlık için bir umut olacak. Çünkü bir asteroit çarpma tehdidinin çok yakın olduğunu düşünüyoruz. Güneş Sistemi'nde başlayacak koloni çalışmaları, canlı barındırdığı düşünülen yerlerin lojistik avantajıyla da insanlık için bir ön hazırlık olacak.
Uzaylılarla temas haline geçmemiz ne kadar mümkün?
Burada en büyük sorun, iletişim kurmak olacak. Bize en yakın yıldız (Proxima Centauri) 4.2 ışık yılı mesafede. Oradan bize bir sinyalin gelmesi ve bizim cevap vermemiz için 8 yıl gerekiyor. Mevcut fizik anlayışımız kapsamında uzaylıların bizi ziyaret etmesi, bizim onlara ulaşabilmemiz çok mümkün görünmüyor. Bunların dışına bakteri ve bitki düzeyindeki 'uzaylıların' keşfedilmesi, özellikle astrofizikçiler açısından pek bir şey değiştirmeyecektir. Biz zaten böyle bir keşif bekliyoruz. Böyle bir keşif bizi çok daha özel veya sıradan kılmayacak.
Güneş Sistemi’nde kolonileşmeye yönelik birçok plan çiziliyor. 2050’de Mars’a veya birçok uyduya adım atmış olacak mıyız?
Bunun olabilirliği, maalesef dünyadaki ekonomik dengelerle birebir bağlantılı. Dolayısıyla ABD ve Avrupa başta olmak üzere birçok ülkenin desteğiyle belli projelere fonlama yapılması gerekiyor. Bir ekonomik kriz yaşanmadığı sürece gereken bütçenin oluşturulması mümkün. Böylece 2050'de Mars veya Güneş Sistemi'ndeki uydulara uzay araçları gönderilmemesi, canlı (sera tabanlı) veya cansız bir ön koloni kurulmaması için bir sebep göremiyorum.
Uzun vadede koloni kurulması da gerekli bir durum. Çünkü 100 bin yılda bir beklenen büyük asteroit çarpmasının yaklaştığını düşünüyoruz. Ancak bu olasılık birkaç yüzyıl değil, birkaç bin yıllık zaman aralığı kapsıyor. Teknolojik ve ekonomik imkanlarla dış gezegen ve uydulara koloni kurulması mümkün. Benim kolonileşmesi adına en ideal gördüğüm yer Europa uydusu. Orada canlıların keşfedilmesi de büyük bir olasılık. Mars, yakınlığı açısında avantajlı olsa da, kutup bölgelerindeki donmuş haldeki su kullanılabilir. 2050'ye kadar her iki gök cismine de koloni kurmuş olabiliriz.
Başında yer aldığınız konsorsiyum Türkiye’ye neler sunabilir?
Konsorsiyuma Multidisciplinary Project (Multidisipline Proje) adını veriyoruz. Normal araştırma konsorsiyumlarından farklı olarak birçok akademik alandan insanın bir araya gelerek araştırma yapması amaçlanıyor. Müzisyenlerle, sanatçılarla, doktorlar, astrofizikçiler hatta teologları bir araya getiriyoruz. Öncelikli projelerimiz arasında mühendislik, temel bilimler ve astrofizikle oluşturulan projenin piyasaya uygulanması ve bu teknolojinin bir şekilde ticarileştirilmesi de var. Sırf bu açıdan Türkiye'nin bu çalışmalarla ilgilenebileceğini düşünüyorum ki bu ilgi kendini göstermeye başladı.
Türkiye'nin böyle bir projeye entegre olması birkaç şekilde mümkün olabilir. Öncelikle kritik insan kaynağı ihtiyacı, mühendislik alanında karşılanabilir diye düşünüyorum. İkinci aşamada, bürokrasinin böyle bir önceliğinin olması gerekiyor. Üçüncü aşamada ise Türkiye'nin finansal olarak bu tür bir projenin arkasında durmayı kabul etmesi lazım. Gerekli şartlar yerine getirilirse, ortaya uzun vadeli, günlük siyasetten uzak olması gereken bir yatırım konması gerekiyor.
Türkiye’deki bilimsel çalışmaların potansiyeli hakkındaki görüşünüz nedir?
Şahsen Türkiye'nin orta ve uzun vadeli bir bilim projesi olup olmadığı konusunda net bir bilgim yok. Milli Eğitim Bakanlığı ve sınavlar ile ilgili değişimleri sürekli görüyoruz, sürekli bir değişim yaşanıyor. Bahsettiğimiz yatırımların siyasetten arınmış bir politikayla ortaya çıkarılması gerekiyor. Türkiye büyük projelerde varım diyebilir ancak uzun vadeli olmadığı sürece uluslararası alanda işbirliği sağlanması mümkün olmaz.Türkiye'nin gerçekliğini yaşayan ve takdirlerimi sunmak istediğim birçok insan var. Bu insanların fikirlerinin öncelikle alınmasını ve bir proje oluşturulacaksa, bu insanların içinde yer alması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye'nin dünyadan farklı öncelikleri var ve bunları gerçekçi olarak değerlendirmek gerekiyor. Türkiye'de bir James Webb Teleskobu yapmayı arz talep açısından düşünmek gerçekçi değil. Uzay istasyonu yapmayı da buna örnek gösterebiliriz. Türkiye ne yapabilir diye baktığımız zaman, haberleşme ve askeri uydulara ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Bu uydular için gerekli teknolojilere ihtiyacımız var. Bu teknolojileri temin ve gerekli teknik bilgiyi de transfer edebiliriz veya kendimiz oluşturabiliriz.
Facebook ve Google gibi firmaların uzay keşfine faydası olacak mı?
Google, Facebook ve diğer şirketlerin ortaya koyduğu teknik bilgi gerçekten çok büyük. NASA bu bigiyi tek başına kendi kullanabilir ve bilgiden yararlanma aşamasında bu firmalarla temas halinde. Projelerinin detayları hakkında çok bilgim yok ama özellikle yazılım alanında NASA'nın teknoloji devlerinden yardım almayı istediğini biliyorum. Türkiye'de henüz tam olarka aklımıza yerleşmeyen oldu, birçok disiplinden gelen insanın ortak bir proje üretebilmesi. Farklı alanlarda uzmanlaşmış insanların bilgi birikimine ihtiyacınız oluyor. Bu teknik bilgiyi tek başınıza oluşturmanızın maliyeti de çok yüksek. Ama Google'ın belli alanlarda elde ettiği bilgiyi projelerinize entegre etmek için transfer etmeniz çok daha ucuz. Büyük projeler artık bu yöne doğru gidiyor ancak Türkiye'de halen teknoloji tüketiyor ama üretmiyoruz. Hedefe ulaşmak adına disiplinlerarası çalışma şart.
18 Ağustos 2014 Pazartesi

Kıyametin kopmasına insanlar mı sebep olacak? Kıyamet teknolojisi...

Mehmet Fahri Sertkaya, Kıyamet, Elektromanyetik savaş, Zihin kontrolü, Beyin kontrolü, Manyetik Rezonans, Elektromanyetik hastalık nakli, Kalp, Ruh, Cinnet, Hafıza, Cihazdan beyine iletişim,




- Bütün canlılarda hücresel bir elektromanyetik sistem ve alan mevcuttur. Canlıların hücreleri birbirleri ile elektromanyetik alanlar sayesinde iletişim kurar. Son yapılan tetkiklerde hastalıklı hücrelerin sağlıklı hücrelere hastalığı elektromanyetik alanlar ile ilettiği tespit edilmiştir.

- İnsan vücudunun kullandığı elektrik enerjisi kalpte üretilir. Kalp, ruhtan güç alarak atar ve kalbin bu atışı sırasında, kalpteki bir kesecik vücudumuzun kullandığı elektrik enerjisini üretir.

- Beyin ve beyincik bu enerji ile bütün vücudu sinir sistemi ağı üzerinden kontrol eder.

Bu, şu anlama gelir; bir yerde hastalık varsa, beyin orayı gerektiği gibi kontrol edemiyor ya da hiç kontrol edemiyor demektir. Bu da oraya elektrik sinyallerinin gitmediği, o bölgedeki hücrelerin manyetik alan yapısının ve enerji yapısının bozulduğu anlamına gelir. Ve bu da o bölgeden yayılan elektromanyetik alanımızın bozulduğu anlamına gelir... İşte MR (Manyetik Rezonans) cihazları da bunu tespit içindir.

- Anlaşıldığı üzere vücudumuz da dahil, bütün canlıların bedenlerinin temel yapısında elektrik sistemi ve elektromanyetik alan dengeleri mevcuttur. Hatta bir canlılığı olan gezegenimizin ve sair gezegenlerin yapılarında da elektromanyetik enerji ve alan sistemi mevcuttur. Zaten alemde cansız hiçbir şey yoktur. Günümüzde artık sıradanlaşan elektromanyetik alan hususu,  hastalıkların teşhisi ve tedavisinde kullanıldığı gibi tam aksine olarak insanların hasta edilmesi için de kullanılabilir.

Bu tam olarak şu anlama gelir; Başka yapay bir elektromanyetik alan üreticiden vücudunuza gönderilen manyetik alanlar, vücudunuzun çok kısacık sürede dengesini bozabilir. Yorgunluk, Halsizlik, baş ağrıları, mide bulantıları, asabiyet, hücre yapılarında bozulmalar, organ yetmezliği ve kanser yapabilir.

Sadece bu kadar mı? Hayır, çok daha gelişmiş bir merkezin saldırısına maruz kalırsanız, size, kulaklarınız devre dışı bırakılarak sadece sizin duyduğunuz sesler ve gözleriniz devre dışı bırakılarak sadece sizin gördüğünüz görüntüler gönderilebilir. Bu, doğrudan beyninizin işitme ve görme merkezlerine gönderilen sinyaller sayesinde yapılır.

Zihin kontrolü yapılabilir. Duygularınız, siz hissedemeden oynanabilir. Hiç sebepsiz yere sinirlenmeniz, neşelenmeniz, gülmeniz, ağlamanız, gamlanmanız, duygusallaşmanız, sevmeniz, nefret etmeniz sağlanabilir. Var olan bütün duygularınızla olumlu ve olumsuz (pozitif ve negatif) yönde oynanabilir. Zaten insanlık tarihi boyunca sihir ya da büyü denilen şey de budur. Bütün bunları insanlara cinler de yapabilir.

- Çok daha ciddi bir kasıt söz konusu ise, bunu yapanlar, size kendi kurguladıkları rüyaları gösterebilir. Gördüğünüz doğal rüyaları izleyebilir. Çok önceden yaşadığınız ama hatırlamadığınız acı olayları sürekli zihninizde tutabilir. Oturduğunuz yerde zaman ve mekan algılarınızı da bulandırarak sanki oradaymışsınız gibi, sanki o tarihte ve o olayın içindemişsiniz gibi hayaller görmenizi temin edebilir. Ya da uykuda, geceleri sabahlara kadar tekrar tekrar bunları izletip yeniden acı çekmenizi sağlayabilir. Sinir sisteminizi perişan edebilir. Bütün bu ağır yüklere aralıksız günlerce, aylarca ve yıllarca maruz bırakabilir. Bu da bir kaç yıl içinde bedeninizin çöküntüye uğramasına, dişlerinizin çürümesine, cildinizin bozulmasına, saçlarınızın dökülmesine ve ağarmasına, gözünüzün ferinin kaybolmasına, beden dilinizin-mimiklerinizin bozulmasına sebep olabilir.

Hafızanızı silebilir. Gerçekte yaşamadığınız sanal hatıraları bunların yerine koyabilir. İnsanın yapısı öylesine mükemmel yaratılmıştır ki asla gördüğü ve duyduğu şeyi unutmaz. Sadece istediği an istediği hatıraya ya da bilgiye ulaşamaz. Her şey, her an, her saniye, her görüntü, her ses, her his, her hatıra kalıcı olarak kayıt edilmiştir. Ama buna ulaşamamaya unutmak denilmiştir. İşte ulaşılan söz konusu kıyamet teknolojilerini kullanan bir merkez,  bir gece tertemiz bir insan olarak uykuya girdiğinizde gerçek hatıralarınızın tamamını "ulaşılamaz" yapabilir ve sizi sanal yüklemeler ile, kırk yıllık ayyaş ya da uyuşturucu müptelası birinin şuurunda uyandırabilir.


- Yüzlerce kilometre uzaktaki bir tesisten gönderilen bir takım dalgalar, vücudunuzun hayatiyetini sağlayan ve enerjisinin üretildiği merkez olan kalbinizi durdurabilir. Doğal ya da sonradan üretme olsun, bir enerji alanı varsa eğer, aynı hususiyetlerde fakat çok daha kuvvetli bir enerji alanı ile mutlaka bu alana müdahale edilebilir. 

- Sonunuzun gelmesini isteyenler, beyninizi-zihninizi tam kontrol altına alarak, iradenizi devre dışı bırakarak, bedeninizi bir yüksek binadan atabilir, hayatınızın bir trenin altında son bulmasını ya da bir uçurumun dibinde son bulmasını sağlayabilir. Daha da kötüsü var. Sizin bedeninizden önce aile fertlerinizin, eşinizin, çocuklarınızın, o an yanınızda bulunan insanların sizin eliniz ile öldürülmesini temin edip sonra oracıkta kendinizi de öldürmenizi temin edebilir. Zaten binlerce yıldır cinler bunu insanlara yapabiliyor ve adına cinnet deniliyor. 

- İnsan, hayvan ya da bitkilerin doğal yapısına, yapay enerji alanları ile yapılabilecek bu nevi saldırılar, gezegenimizin ve başka gezegenlerin doğal dengelerine karşı da yapılabilir.

- Dünyamızın merkezindeki magma dolu çekirdeği, dünyamızın uzaydaki dönüş yönünün tersi istikamete döndüğü için, çok muazzam bir eletkromanyetik alan üretilmesine sebep oluyor. Kocaman vücudun hayatiyetini sağlayan ve enerjisini üreten kalpteki kesecik misali, devasa dünyamızın enerjisi de bu çekirdeğin hareketi sayesinde temin ediliyor. 

- Nükleer santraller bağlanılarak üretilecek çok çok büyük elektromanyetik alanlar sayesinde, bu enerjinin doğru yere yönlendirilmesi sayesinde yapay yağışlar, yapay fırtınalar, yapay depremler oluşturulabilir. Oluşturulmaktadır. Bir adım daha ileri gidildiğinde dünyanın çekirdeğinin dönüşü yavaşlatılabilir hatta durdurulabilir. Bu, dünya üzerindeki bütün canlılığın dengesinin yok olması anlamına gelir. Kuşlar, bütün hayvanlar, insanlar, bitkiler, kutuplar her şey ama her şey bir anda en temelden ölümcül darbe alır. Ve bu, dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinden çıkıp savrulmasına, doğrudan güneşe doğru çekilmesine ya da güneş sisteminin dışına doğru serbestçe uzaklaşmasına bile sebep olabilir. 

- Dahası, hızla ve büyük gayretler ile atom altı parçacıkların sırlarının çözülmeye çalışıldığı şu günümüzde, bu sırları çözecek olan Siyonist kafası, dünya hakimiyeti kuracağım takıntısı ile, zincirleme olarak kıyameti kopartacak ve her şeyi ama her şeyi zincirleme olarak atomlarına ayıracak bir yöntem bulabilir. 

- Asırlardır büyük İslam alimleri "Her şeyi sebeplere bağlayarak varlığını gizlemesi Allah Tealanın adetlerindendir. Bu nedenle kıyametin kopuşuna bile ademoğullarını ve bulacakları bir tekniğini vesile etmesi mümkündür." demişlerdir.  

18 Ağustos 20014 


#mfs kişisel hesapları: twitter | facebook | google+ | web